13/8/2007 - Başrol
Bir binanın tepesinden bakınca aşağıya, yüzlerce insan hepsi ya bir telaş tutturmuş gidiyor ya da salına salına vakit geçiriyor. Kimi el ele, kimi sarılmış, kimi tek ve hızlı adımlarla yürüyor kimileri de birkaç kişi ağırdan alarak tatlı serserilik yapıyor. Yukarıdan bakınca hepsi figüran gibi, çocukların karıncaların yolunu saatlerce izlemesi gibi izlenebilecek kadar basit geliyor insanın gözüne. Fakat birden tek tek incelenmeye başlandığı an, figüranların hayatlarının her biri aslında kendi filminin başrolü olduğu anlaşılıyor. Bir film ve yüzlerce figüran aniden yüzlerce film ve yüzlerce başrol oyuncusu oluyor…
Birden düşünmeye başlıyorsunuz az önce o figüranların arasında kendi filminizin başrolünü oynadığınızı ve kendinizi herkesin yerine koyuyorsunuz. İrdeledikçe irdeleniyor.
Kâğıt mendil satan çocuğun hayatını hayal etmekle başlıyor sıralı düşünceler, nereli, kaç kardeş, okula gerçekten gidiyor mu, yoksa sırf aferin kelimesini duyup elindekileri satabilmek için yalan mı söylüyor. Köşe başını parsellemiş gençlerin ayrı ayrı hayatlarını düşünmek ayrı bir hikâye. Sorsan iş bulamıyor ama çalışmak istemiyorum demek koyuyor belki de. Belki de kuytu bir köşede cigarasını sarıp arkadaşlarıyla beraber döndürmek daha tatlı geliyor. Gözleri dolmuş hızlı adımlarla yürüyen, yüzündeki masumiyeti melekleri kıskandıracak şu güzel kız sevgilisiyle mi kavga etmiş acaba? Peki ya şimdi nereye gidiyor? Aklından neler geçiyor? Ben şimdi ne yapacağım diye mi düşünüyor yoksa gururu kırıldığından mı nemlenmiş gözleri? Ellerinde gazete sessizce kollarını kaldırmış şu gençlere de bir bakın. İnanarak, dik ve kararlı duran fakat gözlerinde korkuyla acaba bu sefer olay nerede çıkacak edası. Kim bilir buraya gelmeden önce ne konuştular. Acaba hangisi korktu, hangisi diğerine cesaret verdi. Cesaret verenin ailesi siyasete bulaşma diye öğütler verdi mi? Şakayla birbirini kovalayan şu çocuklar manita muhabbetinden mi pişmiş kelle gibi sırıtıyorlar. Benimki seninki hesabı… Acaba kovalayan tombiğin, ilk aşkı mı? Ne hayaller kuruyor eve gittiğinde ertesi gün okulda espri yapıp kendisininkini güldürebilmek için. Belki de okula gitme sebebi dersler değil de platonik aşkı olan o saçları iki tarafından özenle örülmüş kırmızı tokalı kız. Peki, elindeki kitapları kucaklayıp göğsüne bastırmış şu güzel yüzlü türbanlı kız. Geleceğini mi düşünüyor? Üniversiteyi kazandığında nasıl içeri gireceğini mi? Üzerinden dönen binlerce tartışmayı mı? İnsanların hakkında ne düşündüğünü mü düşünüyor yoksa umursamıyor mu hiç bir şeyi?
Bu kadar insanın annesi babası birbirinden farklı, doğdukları yerler, büyüdükleri çevreler, öğrendikleri din, konuşma tarzları, giyinme şekilleri, ilkokul öğretmenleri, ilk aşkları, ceplerindeki paralar, bugüne kadar öğrendikleri, arkadaşları, izledikleri filmler, okudukları kitaplar, hassasiyetleri, inandıkları insanlar, yedikleri kazıklar… Bunların hepsi birbirinden farklı ve benden farklı… Bu ne muazzam derecede heyecan verici bir şey! Bilmediklerimi bilen, görmediklerimi görmüş, benim kadar anne şefkati görmemiş belki de daha fazla görmüş ya da annesini hiç görmemiş, benim kadar anlayışlı bir babası olmamış, benim tattığım yemekleri tatmamış, benim yattığım yatakta yatmamış, küçükken dinlediğim masalları dinlememiş birileri var; hepsinin ama hepsinin az ya da çok farklı hikâyeleri var ve onlar her yerdeler.
Neden onların filmlerini keyifle izlemek yerine kendi filminin diğerlerinden kaliteli olduğunu ispat etmeye çalışayım ki? Ya da neden bir film diğerine göre kaliteli olsun? Kalite başrolü oynayan şahsiyetin ailesine göre mi belirleniyor, yetiştiği çevreye mi yoksa inandığı değerlere göre mi? Peki kaliteyi kim belirliyor? Başka başrol oyuncuları mı? Yine kendi filmlerinde başrol oynayan, filmler üstü bir konsey mi var? En kaliteli filmler için Oscar ödülü ne? Konseye katılabilmek mi? Yoksa diğer filmlerin senaryosuna karışabilme hakkı mı?...
|