Çağlar Demiral

27/1/2009 - Mutlu Kentler Türkiye!


Ulaşım politikalarının temelinde, trafik dayatması ve trafik buharlaştırması olmak üzere iki zıt kavramdan bahsedilir. Trafik dayatması, genellikle yol genişletmek ve kavşak yapımı üzerine kurulmuş ve araç odaklı nitelendirilebilecek şekilde uygulanan; uzun vadede de araç sahipliğini arttıracak bir kavramdır. Trafik buharlaştırılması ise yolları daraltıp, trafik ihtiyacını kaliteli toplu taşımaya karşılatarak uzun vadede otomobil kullanıcılığını azaltacak ve sürdürülebilirlik odaklı, dünyanın kabul ettiği ve hızla uygulamaya başladığı bir kavramdır.

Kentler, sosyal mekanlardır ve insanlar içindir. Dünya ülkeleri, şehir merkezinden araçları uzaklaştırarak gürültü, ses ve hava kirliliğinden kurtulmaya çalışmaktadır. Araçlardan arındırılmış şehir merkezlerinde ticari hareketlilik ve özellikle turizm artmıştır. Sosyolojik olarak, insanlar için oluşturulan kent merkezlerinde suç oranlarının azaldığı, eğitim oranın arttığı ve toplumsal yaşam standartlarının yükseldiği ispatlanmıştır.

Bu yazı, dünyadaki trafik rahatlatma ve yayalaştırma uygulamalarını inceleyerek ve projelerin süreçlerine değinerek elde edilen sonuçlar ışığında kent merkezlerine öneri modeller öne sürmek adına kaleme alınmıştır.

Almanya Nürnberg’ de 1970 yılında tarihi doku yıpranmış, hava ve gürültü kirliliği ile sağlık problemleri görünmeye başlanmışken, otorite bu durumu ortadan kaldırmak için yerinde ve kararlı strateji ortaya koymuştur. Trafiğin kent merkeziden kaldırılması aşamalar halinde gerçekleştirmiş ve 1988- 1989 arasında son bölgede trafiğe kapatılmıştır fakat toplu taşımayla erişim bölgede devam etmiştir. Daha sonra da restorasyonlarla kent merkezi yaya cazibe merkezi haline getirilmiştir.

Rathausplatz/Theresienstrasse Meydanı trafiğe kapatıldıktan sonra;

İlk iki ay

• Trafik tıkanıklığında artış gözlendi;

• Belediye halkın ve medyanın kritik karşı çıkışı­na maruz kaldı.

Daha sonraki iki ay

• Trafik yeni duruma uyum sağladı ve tıkanıklık problemleri çözüldü;

• Projenin avantajları berraklaştıkça, özellikle in­sanların kentsel sokak yaşamını tadabileceği ba­har aylarında şemaya destek büyüdü.

 

Yayalaştırma şemasına olan halk desteğinin güç­lü olduğu, 1996 yılında kentteki politik liderin değişmesi sonucu ile gelen, Rathausplatz / Theresienstrasseʼ nin yeniden trafiğe açılma önerisi yoğun halk tepkisiyle karşılaşınca ispat edilmiş ve öneri iptal edilmiştir.

Tarihi merkezdeki yol kapanmasının trafik üzerin­deki etkilerini tayin edebilmek için gelişmiş trafik gözlemlenmesi yapıldı.

 

‘Tarihi şehir merkezindeki asıl trafik azalması (21 176) tahmin edilenden iki kat daha fazlaydı. 1993 geldiğinde toplam 36 044 araç yok olmuştu ve rakamlar (1997 için tamamlanmamış olsa da) trafik seviyelerinde daha çok azalma olduğunu göstermektedir.

Kaybolan trafiğin dışarıdaki ring yolunun içine kayıp kaymadığını görmek için, kentin 12 köprü­sünde hat sayımları yapıldı. istatistikler gösterdi ki, 1989–2000 arasında bireysel araç alımlarında artış olmasına rağmen, trafik akışında artış olaca­ğına yaklaşık 10 000 araçlık bir azalma belirlendi.’ [1]

 

Fransa Strasburg, UNESCO tarafından dünya mirası ilan edilen fakat 1980’ lerde gürültü kirliliği, hava kirliliği ve yüksek kaza sonuçları nedeniyle turizm açısından verimliliğini kaybeden bir şehir halini almıştır. Yine doğru planlamayla bu kent de insan odaklı bir hal almış ve gelişmeye devam etmektedir.

Süreç

  • ·         1990 – Kent merkezine hizmet edecek iki yeni tramway hattı uygulaması kararı alındı.
  • ·         1992- Kent merkezinde geçici süre trafikten arındırılmış bir alan oluşturulması kararı alındı ve kalıcı hale geldi. Tramvay yolunun oluşturulmasıyla bu alan daha da genişletildi.
  • ·         Yerel halk ve medya büyük tepkiler gösterdi.
  • ·         Mahalleler arası ulaşımı sağlamak için trafik dış çemberlerdeki bulvarlara yönlendirildi.
  • ·         Park yerlerinde ücret alınmaya başlandı.
  • ·         Bisiklet sürenler ve yayalar bütün alanlara ulaşabilir oldu.
  • ·         1994- Birinci Tramvay hattı tamamlandı.
  • ·         2000- İkinci tramvay hattı tamamlandı.
  • ·         Tramvay hatları boyunca park et- ve- sür alanları oluşturuldu ve park bileti aynı zamanda tramvay bileti olarak bütün sürücülere sunuldu.

Sonuçlar

  • Halk belli bit adaptasyon sürecinden sonra yeni düzene alıştı. Tahmin edilen trafik kaosu gerçekleşmedi
  • 1. Tramvay hattı açıldığında ilk yıl 68000 yolcu taşıdı ve Şehir merkezine giren trafikte %17’ lik bir azalma görüldü.
  • Özel araç kullanan kişilerin, toplu taşıma kul­lananlara oranında önemli bir artış oldu: 1989ʼda yapılan bütün seyahatlerin % 72.5ʼu özel araçla ve % 11ʼI toplu taşımayla yapılırken; 1999ʼda bütün seyahatlerin % 60ʼI özel araçla ve % 30ʼu toplu taşımayla yapılır oldu.
  • Bisikletle yapılan seyahatler arttı. [2]

 

Columbia Bogotá, suç ve ulaşım kaosu ile boğuşan fakir bir kentken, yerel yöneticilerinin uyguladığı kökten yenilikçi politikalar ciddi anlamda bir kalite artışına neden olmuştur. Sonuçlara ilişkin bazı örnekler vermek gerekirse;

 

Süreç

 

  • ·        1200ʼü aşkın park/bahçe oluştu­ruldu.
  • ·        Ünlü TransMilenio- Hızlı Otobüs Aktarımı (BRT) sistemi kuruldu.
  • ·        Araba kullanımı, plaka li­sans numaralarına göre sınırlandırıldı.
  • ·        Her hafta­ sonu ve tatilde 100 kilometreden fazla anayolun, görünürde araba olmadan yaklaşık 2 milyon insan tarafından tadının çıkartıldığı “Arabasız Pazar” günü uygulaması ortaya atıldı.

 

Sonuçlar

 

  • ·        günlük tıkanıklıkta harcanan vakit bir saat azaldı
  • ·        taşıma hızı %43 arttı
  • ·        hava kirliliği %16 azaldı
  • ·        yakıt harcaması %10 azaldı
  • ·        bisiklet kullanımının mod yüzdesi %0.3 ten %5e yükseldi
  • ·        en yoğun zamanlardaki araba kullanımı %40 azaldı
  • ·        ölüme sebep olan trafik kazaları %13 azaldı
  • ·        cinayet oranları %12 azaldı.

 

Hollanda Groningen, 180000 nüfusuyla Hollanda’nın en büyük yedinci kenti sıfatıyla batının en büyük bisiklet şehri konumundadır ve ulaşımın yüzde %5o’ si bisiklet ile karşılanmaktadır. 1977’de başlayan dönüştürme politikalarından başlıcaları;

 

  • ·        Kent caddelerinin tamamı ile daraltılmış ya da trafiğe kapatılmıştır.
  • ·        Tek erişim yolu bisiklet olan evler inşa edilmiştir.
  • ·        Şehir dışında alışveriş merkezleri yasaklanmıştır.

Trafik dayatması ile araçlar şehir dışına itilmeye çalışılmıştır.

Groningenʼin on yıllık bisiklet programı yakla­şık 30 milyon sterline ulaşmıştır ve bu programın her yıl sokaklardan uzak tuttuğu arabalar düşünü­lünce 250 milyon sterlinlik bir kar elde edilmesini ve gürültü, kirlilik, sağlık bozulmaları gibi bir çok görünmeyen etkinin de yok olmasını sağlamıştır.

Budapeşte Raday’ da trafiği azaltmak amacıyla caddenin orta şeritleri sadece otobüslere ayrılarak, sadece gelen otobüslerin kontrol edebileceği elektronik bariyerler düzenlenmiştir.

Ber­linʼ de kaldırım cadde ile aynı seviyeye indirilerek, sürücülere yaya hızında yolculuk yaptırım şartı koşulmuştur. Tempo30 bölgeleri olarak adlandırılan bu uygulama, uzun bir dönemde oldukça etkin bir yöntem halini almıştır.

Parisʼin Magenta caddesi, çok yoğun bir caddeyken, bisiklet yolları yapı­larak ve yayalara çok daha bol alan sağlanarak, tra­fiği sakinleştirilmiş bir caddeye dönüştürülmüştür.

 

Güney Koreʼnin başkenti Seulʼde kent merkezinden geçen yoğun bir otoyol buradan kaldırılarak, yerine yaya yolları, bisiklet yolları ya­pıldı ve yer altındaki bir akarsuyun eskiden olduğu gibi yüzeyde akmasına izin verildi. Belediye Başkanı Myung-Bak Lee’nin Uyguladığı Ulaşım Politikası,  ITDP (Institute for Transportation and Development Policy), “Sürdürülebilir Ulaşım Ödülü, 2005” ve WTA (World Technology Award) “Çevre Ödülü, 2005” ödüllerini kazandı.

Başlıca Trafik Rahatlatma ve Yayalaştırma Uygulamaları

  • -          Kısıtlayıcı engeller koymak.
  • -          Tıkanıklık ücreti uygulaması geliştirmek.
  • -          Araçların merkezi bölgelere girişlerini engellemek için tek rakamı-çift rakamlı plakaların ayrı günlerde şehir merkezine alınması.(İtalya)
  • -          Sokaklarım belli saatlerde ya da hafta sonları trafiğe kapatılması. (Arabasız Pazar, Bogota)
  • -          Trafiğe tamamen kapatmak.(Yerel halk hariç)
  • -          Yerel halka 24 saat erişim sağlayıp, ziyaretçilere günün belli saatlerde izin vermek.
  • -          Trafik hızını düşürmek.( Hız kesici tümsekler, Darboğaz oluşturma, kısıtlayıcı engeller.)
  • -          Sokak girişinin kapatılmasıyla yolun çıkmaz sokak haline dönüştürülmesi.
  • -          Yaya özendirmek amacı ile kaldırımları genişletilmesi.
  • -          Yolların genişliğini araçtan biraz geniş olabilecek şekilde dizayn etmek.
  • -          Renkli şeritlerle yolların belli bir kısmını bisiklete ayırmak.

 

[1] Macaristan, Genç Yeşiller, Belediyeler için Sürdürülebilir Hareketlilik Rehberi, 2006

[2] Macaristan, Genç Yeşiller, Belediyeler için Sürdürülebilir Hareketlilik Rehberi, 2006

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/1/2009 - İsrailliler İnsan mıdır?

İsrailliler İnsan mıdır?

Malları boykot etmek, tamamen Türkçe ya da Arapça internet siteleri açarak tepki göstermek ya da tepki yürüyüşü yapıp binleri toplamanın belki anlamı var ama çözüme bir katkısı yok.

İsterseniz bir milyon kişi toplanın yürüyün, İsrail sınırına dayanmadığınız sürece İsrail devleti pek önemsemez ve İsrail’in televizyonları da sizi belki on/on beş saniye değişik bir şekilde halkına gösterip ‘çeşitli ülkelerdeki Müslümanlar kutsal savaşımıza tepki gösterdi’ şeklinde yayınlayacak, sonra da bir-iki yorumcu çıkıp: ‘Bu Müslümanlar böyle işte biraz güçsüz olsak hemen hepsi toplanıp tepemize çıkacaklar’ diye yüreklerine korku salacaktır… Korkuyu alan İsrail halkı daha ulusalcı, daha milliyetçi daha Yahudi olacaktır ve her şey bugünkü gibi sıradanlaşacaktır gözünde… Öldürülenlerin hepsi İsraillilerin gözünde kendi geleceklerinin garantiye alınması için feda edilmiş herhangi birileri olacaktır.

O halde yürüyüş yapmaya tabi saygı duyuyoruz fakat çok da bir işe yaramadığını ifade etmeden geçemiyoruz.

Peki ya da Türkçe kınama siteleri ya da girişinde tüfek, bıçak resimleri olan Arapça intikam siteleri? Yahu bu sade yazıları buradan atınca gruba üye yabancı insanlar diyor ki çevirisini yollar mısın hiçbir şey anlamıyorum. İsrailli adam ne desin ki? Tabii yine saygı duymak gerekir, gerekir de atalarımızdan bize miras kalan tavşanın dağa küsmesinden başka bir şey ne yazık ki olmuyor ve olmayacaktır da… Arapça intikam siteleri ise yine İsrail halkına korku salacak ve daha da bir araya getirerek, yaptıkları işin doğru olduğuna inandıracak, en nihayetinde ulusal politikalarına kendi içlerinde meşruiyet kazandıracaktır…

Boykot! Allah aşkına kaç kere bunu yaptık? İstanbul sokaklarında kaç ülkenin bayrağını yaktık ve kaç kere mal almayacağız dedik? Her biri kaç gün sürdü?

Tekrarlamak gerekirse Bu eylemlerin ve yaklaşımların hepsi İsrail devletinin politikasını destekliyor zaten… Hepsi bir tepki ve İsrail devleti tepkiyi tebaasına korku olarak salıyor sonra da bizim tabirimizle halk ‘bu devleti Allah başımızdan eksik etmesin’ moduna bürünüyor.     

Ne yapmalı?

Bizim milletin aslında biraz düşününce komik bile varsayabileceğimiz bir huyu vardır. Etiketi pat diye yapıştırıveririz. Bu kürt, şu şeriatçı, o darbeci, öteki şöyle, beriki böyle… Ötekileştirme de derler bilirsiniz işte… Bu sadece siyasetle sınırlı bir şey değildir her alanda yapılır. Efendim işte bu mahallenin çocukları serseridir veya öğrencilerin her akşam başka bir yerde sonsuz eğlence, sınırsız içki şeklinde olduğu düşünülür ya da bütün ünlüler ahlak yoksunudur… Bir başka deyişle herhangi bir zümreye mensup olan kişileri SANKİ AYNI FABRİKADAN ÇIKMIŞ GİBİ, sanki yunusun odunları gibi, sanki yüzde yüz aynı şeyleri düşünüyorlarmış, mutlaka aynı hissediyorlarmış gibi varsaymak…  

İşte belki de İsrail’i durdurmak yolunda en büyük hata burada yapılıyor. Sanki İsrailliler, insan değil gibi düşünürseniz, bunların tamamı aynı düşünüyor, Filistin’ i yerle bir etmek istiyorlar, kan içiciler derseniz ve devletlerinin uyguladığı politikaları hepsi severek izliyorlar diye yaklaşırsanız Dünya’nın bugünden pek de bir farkı olmayacaktır. Siz bunları düşünmeye, onlarda bildiklerini yapmaya devam edecektir.

Bundan birkaç sene önce İsrailli subaylar operasyonları gayri ahlaki buldukları için üstlerine yazı vermiş operasyonu durdurmak istediklerini ifade etmişlerdi, üst komutadan ret cevabı gelmiş fakat az bir zaman sonra da harekât durdurulmuştu…  Ben de sanal âlemde askerliği bırakmış ve aşçılık yapan bir İsrailliyle tanışmış biri olarak gerçekten hem savaştan hem de uluslar arası politikalardan memnun olmayan İsrailliler olduğunu ve bu sayıyı gerçeklerin gösterilerek artması gerektiğini düşünüyorum.

 Nasıl?

Bir kere allahbelaniversinisrail.com ya da kiniyoruzseniisrail.com ve bunların türevlerinin pek bir işe yaraması mümkün değil, tabii site sahipleri ve arkadaşlarının kendilerini manevi anlamda tatmin etmesi dışında… İsim İngilizce olmalı ve fazlasıyla duygusal. Hatta İçinde İsrail kelimesini barındırmasa daha bile iyi olur. Girişinde uzmanca hazırlanmış bir intro mu derler ne derler bilemiyorum, bu resimlerin insanın ruhuna işleyen bir müzikle gösterimi. Az yazı, çok resim ve aynı zamanda intikam ya da beddua içermeyen bir içeriği olmalı… Renkleri, resimlerin yerleri, içindeki yazıları, hepsi psikologların seçimiyle hazırlanmış ve tekrar tekrar ifade etmek gerekiyor ki duygusal, yumuşak, hüzünlü. Artık buna psikolojik savaş mı denir, ajitasyon mu yoksa başka bir şey mi bilemiyorum.

Tek bildiğim bu çaresizlikte, Hz. İbrahim’e su taşıyan karınca kadar olabilmeyi istediğim…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

31/12/2008 - Stop Israil !

Bu işin tadı çoktan kaçtı…

Facebookta grup açmanın ya da her dönem başka bir ülkeye uygulayıp daha sonra unutup gittiğimiz şu mal boykotlarının pek de bir anlam ifade etmediği fakat çaresizliğin bizi aciz bıraktığı o anlardan birindeyiz yine…

Hiçbir suçu olmayan insanların hayatlarına devam ederken ansızın yaşamlarını yitirmesini bu binyıl başında da defalarca seyredip durduk ve izlemeye devam edeceğiz gibi görünüyor. Bu hikaye yok büyük Ortadoğu projesiymiş, işte İsrail oğullarının dünyayı yönetmesiymiş, yok efendim lanet, bilmem ne hikayelerinin çok ötesinde bir hikaye…

Bu hikaye, adaletsizliğin hikayesi…

Bu hikaye, çocuğunu akşam okuldan beklerken bir ses duyan ve çaresizlikle okula doğru koşarken yolda çocuğunun cesedini bulup sarılarak ağlayan bir anne ile okulundan evine döndüğünde moloz yığınları arasından çıkmış kol ve bacaklar gören, etrafta ağlayan insanların arasında şaşkınlıkla bakan küçük bir çocuğun hikayesidir.

Bu hikaye çaresizliğin hikayesi...

Hayatını ailesine adamış geçim derdinde bir babanın saldırı haberinden sonra içinde yaşadığı korkunun ve 16 yaşındaki bir genç kızın pencereden bakarak evlendirileceği adamı düşünürken gözünün önünde uçup giden insan parçalarını görünce hissettiği duygunun hikayesi…

 Bu hikaye yeryüzüne çıkan cehennemin hikayesi...

İnsanlık tarihi, insanlıktan çıkan yaratıkların oluşturduğu bu cehennemle boğuşup durdu her dönem…

Nasıl biter sorusuna cevap vermek ise oldukça güç. Herkesin çeşitli önerileri var, uluslar arası kurumların müdahalesi yıllardır ne kadar tutarlı ya da diğer devletlerin tepkileri İsrail tarafından ne kadar umursanıyor bilinmez.

Aslında genel anlamda bakarsanız bu vahşeti kim durdurur sorusunun tek cevabı ‘İsrail halkı’ olarak verilebilir. Burada İnsanlığın görevi, İsrail devletini kınamak ya da tavır almak ya da protesto etmekten ziyade İsrail halkının vicdanının derinliklerine inmek olmalıdır çünkü bir devleti ancak kendi milleti durdurabilir.

Bir zamanlar Vietnam savaşını nasıl bombalardan kaçan o küçük çıplak kız çocuğu bütün dünyanın vicdanına işleyerek durdurma aşamasına getirdiyse, bugünkü çaresizliğin çaresi de yine ancak vicdan olabilir. Acaba sizce İsrail devleti, kendi halkına bu grubun avatarındaki resmi göstermiş midir? Eğer İsrailliler bu resimden haberdar olsalar bir şeyler değişir mi?

Bu soruların eşliğinde girdiğimiz yeni yılda sağlık ve mutluluklar sizlerle olsun. Herkesin çocukluğundan beri duyduğu savaşsız barış yolu bir yıl da dilenmeli fakat pek de mümkün görünmüyor…

Tekrardan mutlu yıllar.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/12/2008 - Yerel Seçime Doğru

Yerel seçim kendini perdenin arkasından göstermeye başlamışken yavaş yavaş sloganlar da ortaya çıkmaya başladı. Aklımda en çok kalanlar evsizlere ev, işsizlere iş, metro yapacağız, teleferik yapacağız zaman zaman fabrika yapacağız, kıl yapacağız, yün yapacağız… Belediye başkanının metro yapmasını hani gözüm biraz alıyor da, bir belde belediye başkanın fabrika yapmasını pek gözümde canlandıramıyorum.

Yerel seçimlerde bizim millet genelde genel seçimlerle aynı zihniyette sandığa gider. O şeriatçı, bu dinsiz rakıcı, o kılcı bu tüycü… Genel seçimlerden farklı olarak belki bir de hemşericilik eklenmiştir. O Karslı, bu Gümüşhaneli, şu Erzurumlu… Çoğunlukla projeler önemsenmez , şehrin geleceğine dair fikirler konuşulmaz bile… Belki kahve ziyaretlerinde sizin mahallenin yollarını düzelteceğiz diye bir ayaküstü proje çizilir ama; bununla sınırlı kalır.

Bizim memleketin huyudur dünyayı geriden takip etmek… Çözüm dediklerimizde ya kopya çekip aynısını uygularız ya da biraz değiştirip biz bulduk diye şişinip dururuz. Ulaşım ve şehir planlama konusunda da genelde politik çözümler her siyasetçide hemen hemen aynıdır.

Yollar genişletilsin, katlı kavşaklar yapılsın, arabalar rahat etsin, büyük yatırımlar olsun. Büyük yatırımlar her politikacının ilgisini çeker. Neden diye soracak olursanız çok basit iki nedenle özetleyebilirim. Birincisi büyük yatırımların sonunda; bunu ben yaptım, Türkiye’ye ilk biz soktuk diyebilirler ve seçim arifelerinde büyük yatırımların seçmeni etkileyecek ihtişamlı duruşlarını kullanırlar, başarılı da olurlar. İkincisi ve daha önemlisi olarak nitelendirebileceğim de büyük yatırımlarda daha büyük paralar döner ve paranın hesap sorulabilirliği azalır…

Bazen idealist ekipler çıkar ama göz açıp kapatana kadar pasifize edilir.  Ne kadar doğrudur bilemiyorum, geçtiğimiz günlerde vatan gazetesinde çıktı, yeni yapılacak tüp geçit projesi için İstanbul belediyesi imar müdürü, ‘olmaz, sakıncalıdır’ imzası atmış fakat merkezi otorite oldu bitti yapıp halledivermiş. Miş’ i, mış’ ı pek sevmem belgeyi gösterdikleri ve yalanlama olmadığı için söyleyesim geldi. Yoksa Sayın Kadir Topbaş iyi niyetli ve doğru stratejiler uygulayan bir yönetici…

Velhasıl biraz eskilere gitmek istiyorum, 29 Mayıs’a ama 1453’ teki… Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u fethettiği günlere… Sadece gemileri karadan yürüttüğü kısmını hatırlamanız yeterli, hemen bugüne dönüyoruz.

Artık dünya; kentlerinin yapılanmalarını araçlara göre değil, yayalara göre belirliyor.  Her ne kadar ülkemizin değerli ulaştırma planlamacıları bunu defalarca zikretseler de çoğunlukla tribünlere oynaması gereken politikacılar bu gelişimi görmezden gelmek durumunda kalıyor.

Aşağıdaki ilk iki fotoğraf Kore Seul’un Cheonggyecheon bölgesine ait… Ülkemizdekileri çok da aratmayan bir ana yol upuzunca devam ediyorken birden Myung-Bak Lee adında bir belediye başkanı çıkıveriyor ve ne mi oluyor?

 

                                                                              

 

Fatih Sultan Mehmet Han’ın karadan gemileri yürüttüğü gibi adam yolun ortasından denizi geçiriveriyor. Çok pahallı ve şık görünen bu çalışma aslında sadece daha önce orada bulunan ve kurutulup dolguyla örtülen akarsuyun yeniden açığa çıkartılmasından başka bir şey değil… Aşağıdaki resimlere baktıktan sonra bence biraz düşünmemiz gerekiyor acaba Ülkemize/Şehrimize/Mahallemize/Köyümüze hangisi daha çok yakışır ilk iki resim mi yoksa diğerleri mi? Acaba önümüzdeki seçimlerde başkan adaylarımızdan hangisini talep etmeliyiz? Takdir sizindir!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/8/2008 - TOPLU TAŞIMAYA GENEL BAKIŞ


Toplu ulaşım, her ferde açık, daha önce belirlenmiş bir ücret karşılığı, belirli bir güzergâhta, belirli bir zaman tarifesine göre, belirli duraklarda duran, koridordaki diğer araçlarla birlikte veya diğer araçlardan ayrılmış olarak işletilen sistemler olarak tanımlanır.

Ülkemiz, dünyayı birkaç sene geriden takip ettiği için henüz farkında olmasak da ulaştırma ve özellikle toplu taşıma medeniyetlerin gözbebeği ve gelişmişliğin sembolü haline gelmeye başladı. Türkiye’yi ulaşım alanında incelediğinizde en çok göze çarpan unsurlardan bir tanesi otomobilin süratle yaygınlaşmaya devam etmesi. Otomobiller bireysel anlamda kullanıcılara ulaşım bazında büyük rahatlıklar sağlamakta fakat çok daha büyük zararları bulunuyor. Her şeyin başında benzin ücretleri, araç bakımı, yağ değişimi, ücretli yollar ve park gibi birçok masraf ihtiva ediyor. Bunların yanında dünya için gitgide büyük tehdit haline gelen küresel ısınmaya ve çevre kirliliğine aynı zamanda ülkemiz ekonomisine olumsuz anlamda büyük bir katkı sağladığı zaten aşikâr…

Bunlar göz önüne alındığı zaman otomobilin daha fazla yaygınlaşmaması adına pek bir çalışma olmaması da dikkat çekilmesi gereken bir konu… Ciddi anlamda bir toplu taşımaya geçişin ilk önemli aşaması, insanlara, otomobilin ekonomik olmadığını net olarak anlatabilmek. Bu aşamayı toplu taşımayla ilgili sivil toplum kuruluşları, kooperatif ve ilgili devlet birimlerinin bir araya gelerek çoktan yapması gerekse de henüz herhangi bir kampanya ya da kamuoyunu yönlendirici bilgi dağıtımının yapılmaması çok yanlış.

Buradaki ilk soru acaba toplu taşımacılar aslında ne iş yaptıklarını biliyorlar mı? Ulaştırmanın uyumlu koordinasyonuyla kazandıracağı zamanın ve bireysel araç kullanımının azalması nedeni ile ülke ekonomisine yapılacak katkının ülkemizi nereden nereye taşıyacağının ne kadar farkındalar?

İkinci soru ise yukarıdaki soruları bilen ve buna rağmen kent içi taşımacılıkta gerekli hukuku oluşturamayan devlet birimleri neden politikalarını değiştirmiyorlar?

Toplu taşımada aranan nitelikler genellikle karar verici mekanizma tarafından biliniyor: hız, emniyet, ekonomiklik, serilik ve konfor.

Politika, doğası gereği senelerdir seçmenleri etkilemek için katlı kavşaklara, büyük köprülere yoğunlaşmış ve buna devam ederken, şimdilerde ise metro gibi ihtişamlı raylı sistemler politikacıların gözdesi haline geldi.

Yaklaşımlarda yapılan temel hata, kullanılacak ulaştırma sisteminin seçiminde göz önüne alınması gereken kavramları reddedip ‘metronun bütün sorunları çözeceğini’ iddia etmek. Oysaki en başta yolcu yoğunluğu olmak üzere, güzergahın coğrafyası, buna bağlı olarak yolcu talebinin hangi yönde olacağı ve düşünülen sistemin ekonomikliği daha önce dikkate alınması gereken hususlardır.

Raylı sistemlerin başarılı olabilmesi için onu besleyen sistemlerin de oturmuş olması gerekir. Aynı zamanda eğer raylı sistem olması gereken yolcu yoğunluğunun altında hizmet vermeye başlarsa, ekonomik olarak zararlı bir hal alır yani lastik tekerlekli ulaştırma sistemleri yerine göre daha ekonomik olabilir.

Yeni ulaştırma sistemleri seçimi yapılırken mevcut lastik tekerlekli ağında güçlendirilmesini unutmamak gerekiyor. Bazı bölgelerde lastik tekerliklere öncelik vermek, bazı bölgelerde özel yol ayırmak bir güçlendirme yöntemi olabileceği gibi İstanbul gibi fazla karmaşık ve belirsizlik haline bürünmüş gibi sistemlerde ekonomiklik adına hatların yeniden belirlenmesi bir ekonomik güçlendirme yöntemi olabilir.

Bütün bunlarla beraber ulaştırma sistemleri arasındaki koordinasyon da büyük önem arz ediyor. Sanılanın aksine bir güzergâh üzerinde birden çok sistemin bulunması yarardan ziyade zarara neden oluyor, oysaki bunun yerine aralarındaki koordinasyonu sağlamak çok daha yararlı olacaktır. Bu koordinasyonun planı yapılırken şehirlerarası taşımadaki yolcu yoğunluğu ve talebi de dikkate alınmalıdır.

Sonuç olarak; Ulusal güçlü bir toplu taşımaya geçebilmek için önce otomobilin zararları kamuoyuna net olarak anlatılmalıdır. Yeni arayışlar söz konusuyken, var olan sistemler güçlendirilmelidir. Çözüm raylı sistemler ifadesi yerine, çözüm yerine göre uygun olan sistemlerdir ifadesini kullanmak gerekir.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/8/2008 - Anadolu Demokrat Gençlik Derneğinden Çağrı

Lafı çok gevelemeden insanların nasıl harekete geçirilebileceğini aslında çok da bilmiyorum. Herkes bir yandan kendi hayatları ile boğuşurken bir yandan da televizyonda izledikleri gündemle yaşıyor. Bir kamu gündemi, bir de kendi gündemleri derken hayat geçip gidiveriyor işte…

Genelde kurulan dernekler ya da genç topluluklar gündem üzerine yorumlar yapar. Ya kızar, ya sevinir ya da hayallerinde kurdukların devrimleri planlayarak yaşamaya devam ederler. Benim ya da arkadaşlarımın da bu insanlardan pek farkı olduğunu söylenemez.

Hüzün! Belki de vicdanın, insanoğluna en çok yansıttığı duygu…

Bu yazıda sizlere, devletin en üst kademesine çıksanız bile, aslının ne olduğunu bilemediğiniz ve bilemeyeceğiniz olaylar hakkında yorum yapmayacağım. Bu yazıda sizleri ‘ist’ ya da ‘izm’ eki olan sayısız kelimeyle ikna edip kendi yoluma da çağırmayacağım…

Bu yazıda sadece, çaresizlik ve vicdanın birleşerek vücudumda başlattığı sızıyı dindirmek için sizlerden yardım isteyeceğim ve bu isteği sadece gözü yaşlı bir adam için yapacağım. O adamı ben de aslında pek tanımıyorum hatta bir daha göreceğimi de hiç zannetmiyorum. Bir haber kanalının belki de 20 saniyesini kapladı, benim ise şu an için iki günümü…

Muhabir ne hissediyorsunuz diye sordu ve iki saniyelik bir sessizlikten sonra önce çenesi hafif büküldü, suratını çevirip kaçmak istedi, ama yapamadı. Kır düşmüş sakallarına yaş akacak diye korkarken kameranın önünde, yutkundu, ama konuşamadı. Sonra kameranın olduğu yöne doğru dönecek gibi oldu ama çevirmedi ve muhabirin gözlerine baktı. Tekrar yutkunup aşağıdaki ağaçlara baktı ve ‘Yanıyor’ dedi. Sesi ağlamaklı gibiyken göz yaşları akıverdi. ‘Çanakkale yanıyor’.

Bu haberi izlediniz mi, izlemediniz mi, etkilendiniz mi ya da izleseydiniz etkilenir miydiniz bilemiyorum fakat velev ki etkilenmediniz; sizi biraz düşünmeye itmek istiyorum. Yaşınız kaç bilemiyorum fakat çoğunuzun kendinizi bildiniz bileli her yaz, yangın haberleri duyduğunuzu tahmin ediyorum. Hatta orta yaşı biraz geçmiş aile büyüklerinizin birkaç senedir ‘teröristler yapmıştır kesin’ ondan birkaç sene evvel ‘yunanlılar yapmıştır kesin’ dediğini de duyar gibiyim…

Aslında bu yangınları kimin çıkardığının ya da kendiliğinden meydana geldiğinin bilinmesinin o kadar da önemi yok. Ortada bir gerçek var o da: Ne kadar sıkı önlemler alınırsa alınsın, Her yaz bu ülkede orman yangını olacak.

Daha önce de ifade ettiğim gibi; aslını hiçbir zaman bilemeyeceğimiz ve elimizden –konuşmak dışında- pek de bir şey gelmeyecek olaylar için bir şeyler yapabilmek pek de mümkün değil, fakat var olan bir gerçeğe çözüm önerileri getirebiliriz.

En nihayetinde Anadolu Demokrat Gençlik Derneği olarak, her sene çıkan orman yangınlarına çözüm getirebilmek için teknik bir ekip kuracağız. Bu bağlamda makine mühendisi, orman mühendisi ve araştırma hevesi yüksek ilgili arkadaşlara ihtiyaç duyuyoruz.

İlgilenen ya da sorusu olan arkadaşlarımız c.demiral@yahoo.com.tr ya da zekaikiran@gmail.com adreslerine mail atabilirler.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/5/2008 - Hüseyin'in Oğluyum

 

‘Nasıl anlatsam bilemiyorum, içim içime sığmıyor’ sözleriyle başlayan o efsanevi aşk şarkısının birkaç kelimesini değiştirip, bir kızgınlığın, bir isyanın ilk cümlesi haline getirmekten utanmıyorum, sıkılmıyorum ve üzülmüyorum da…

 

Nereden başlasam bilemiyorum, içim içime sığmıyor!

 

Eğer en baştan başla derseniz babamın adı Hüseyin. Yeryüzünde hayat bulmuş dürüst ve değerli insanlardan bir tanesi. İnsanlığı dışında mükemmel bir baba… Aldığım kararlara büyük ölçüde saygı göstermiş ve desteklemiş; uygun görmediklerinde ise uyarmış fakat yine de destek vermiştir. Bir kere daha dünyaya gelsem babamın yine kendisi olmasını dilerdim.

 

Bizim memlekette bazı huylar serisi vardır. Zam olacaksa örneğin özel günler beklenir; insanların heyecanlandığı ya da yoğunlaşacağı günler, milli maçlar, bayramlar, tatiller en son da güneş harekâtı…

 

Önümüzdeki ayın 19’unda, 19 Mayıs Gençlik ve Spor bayramında meclisin onayladığı bir yasa(k) uygulamaya giriyor.

 

Bu yasa(k), etrafımızdaki insanların sürekli endişe ile bahsettikleri, ortalığı ayağa kaldırdıkları, ülkenin bölünmez bütünlüğüne şüphe getiren ya da gündemin yoğunluğuna büyük katkı sağlayan ve müthiş ağırlık taşıyan rejim değişikliği kaygılarını ihtiva etmeyen; baba bir yasa…

 

Evet, sigara yasağından bahsediyorum. Kamuya açık alanlarda –kafe, restoran, disko, bar, eğlence alan ve mekânları- 19 Mayıs 08 itibarı iler sigara içmek yasak olacak…

 

Devletin, özel mülkiyetlere, kamuya açık alan diyerek üzerinde yaptırım uygulamasına herhalde liberaller 12 ciltlik yeşil kalın kaplı bir kitap serisi yazarlar, bu bir kenara…

 

Baba bir yasa(k) çünkü devlet babalığa soyunuyor.

 

Önce: Evlat! Dedi. Sigara içmek öldürür, iktidarsız yapar, doğurganlığı azaltır, hadım eder, sakat bırakır, paranızı bitirir, ağlatır şeklinde büyük puntolarla paketlerin üzerini doldurdu… Paket aldıkça paralarını vergi olarak verdiğimiz için bizim sağlığımızı düşündü ve uyardı. Sağ olsun. Şefkatle okşanmış başım gibi hissettim. Sonra şükrettim, bu yazılar olmasaydı acaba nereden bilecektim bu zararları…

 

Şimdi diğer gelişmiş ülkelerin, yasalarından, gelişmişliğinden mi özendi ne(!)Baban benim diyor içmeyeceksin zıkkımı!

 

Soruyorsunuz böyle iş mi olur diye, cevap hazır ‘batı medeniyetlerinde bu şekilde cereyan ediyor’… Kopyala yapıştır, kopyala yapıştır. Biz de büyümek, gelişmek böyle. İfade özgürlüğünü, teknolojisini almayız gider yasaklarını alırız…

 

Sonra bir de sokratesin savunmasından bile daha şaşalı ifade edilen ‘biz sigara kullanmayanın hakkını koruyoruz’ ibaresi… Buyurun buradan yakın! Sigara içenler, içmeyenleri zehirlerler gerçeğini biliyoruz, bilim söylüyor… Sigara içen biri, sadist bir psikopat olmadığı müddetçe kendisinden başka kimseyi zaten zehirlemek istemez. Bütün bunlar ışığında baktığınız zaman kamuya açık alan şeklinde ifade edilen mekânlarda sigara içilmeyen bölümler ya da sigara içilen bölümler hiçbir anlam ifade etmiyor mu?

Ben belki daha katı düşünüyorum. Bana sorarsanız mülk sahibinin inisiyatifine bırakılmalıdır. Ama adımız uzlaşı adamına çıktı bir kere uzlaşalım bakalım.

 

Devlet amca! Hadi uzlaşalım! Gel sen bu kanunu hiç uygulamaya koyma onun yerine sigara içmeyenlerin sağlıklarını koruyucu bir yasa hazırla… Bu yasada mekanın metrekaresine göre sigara içilen ve içilmeyen bölümlerin büyüklüklerini oranla ve iki bölümün birbirinden nasıl ayrılacağını uzun uzun betimle. Bu betimlemede sana güvenim tam amcacım. Yasaklar konusundaki hayal gücüne hayranım!

 

Hatta sana bir tüyo da vereyim. Bu uzun mekan açma işlemleri var sana hesap veriyorlar hani. O işlemlere başlarken sor en baştan, sigara içilen bölüm oranı mı çok olsun olmayan mı? Sonra işletmelerin kapılarına yazdır bu işyerinin yüzde 60’ında sigara içiliyor ya da içilmiyor şeklinde… Vatandaşta bilsin nereye girip oturacağını… Bak o özendiğin batı medeniyetlerinden daha işlevsel görünüyor, en azından daha özgür.

 

Bu arada lütfen demeyin insanlar kutuplaşır diye, bunda da kutuplaşırsa mekanlar ayrı diye ağlarım artık…

  

En nihayetinde babamın adı Hüseyin… Sigara içip içemeyeceğimi söyleyecek başka bir insan ya da kurum tanımıyorum.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/5/2008 - PARANOYALAR PARANOYASI

Büyük bir hastalık geçiren insanlar, iyileşseler de en ufacık bir sorunda tekrar hastalık nüksedecekmiş gibi hissederler. Aslında bu tamamen psikolojiktir. Hastalık dönemi çekilen acılar, bilinçaltına yerleşmiştir ve her akla geldiğinde inanılmaz rahatsız edici bir hal alır.

 

Toplumların da hafızaları vardır ve bilinçaltı...

 

Bugün bizim milletin kurduğu sayısız paranoyaların; sanki her an bölünecek/her an yıkılacak/her an tarihe gömülecekmişiz gibi yakılan feryatların ve rahatsızlıkların; üst komşusunu yabancı istihbarata çalışıyormuş gibi hisseden/hissettiren insanların; rejimin yarın değişeceğini, güneydoğunun öbür gün elden gideceğini düşünenlerin var oluş nedeni işte o bilinçaltından dolayıdır.

 

Bilinçaltımıza Cumhuriyet kurulmadan önceki işgal dönemi işlemiş. Dev sıkıntılar, o büyük hastalıkâ?¦ Her an kuşatılacakmışız gibi hissediyoruz. Bilinçaltında da değil, her an aklımızda, beynimizi de kaplamış, bedenimizi de. Her gün acaba yarın ülkemizin başına ne felaket gelecek diye endişe ediyoruz. Hep olumsuzluk hep olumsuzluk, iyi gibi görünen olayların arkasında bile; ya yabancı istihbarat arıyoruz ya da bir hain.

 

Bütün gün herkes birbirine Amerika'yı anlatıyor, bazen Amerika'yı yönettiğini iddia ettiği İsrail'i anlatıyor ya da bunların hepsini yönettiğini iddia ettiği yuvarlak masa etrafındaki adamları bazen büyük küresel şirketleri, belki de George Soros'u, hiç bir şey olmazsa sebataycıları buluyor, bulamazsa da atıyor uygun gördüğü kişiyi sebataycı diye...

 

Türkiye elden gidecek diye üreten beyinler, ülkeyi koruma moduna geçiyor, senaryolar yazıyor, inanıyor, inandırıyor, üretemiyor. Tam aksine tüketiyor zamanı ve kendisini...

 

Ben bir dış güç olsaydım toplumu tam da bu hale sokardım. Korkak, her an tetikte, diken üzerinde...

 

Buyursunlar! Bu da benim paranoyam. Paranoyalar paranoyası. Bunu yabancılar yapıyor ve koskoca bir milletin beynini meşgul ediyor.

 

Bu Türkiye'nin en büyük problemi... Güvensizlik ortamı aldı başını gidiyor. İçeriye güven yok, dışarıya güven yok, siyasetçiye güven yok, askere güven yok, polise güven yok, komşuya güven yok; en önemlisi millete güven yok...

 

Ben milliyetçiyim/ulusalcıyım/demokratım ama bizim milletimiz cahil şeklindeki ibareleri söylemeyen siyasetçi/köşe yazarı/manken neredeyse piyasadan silinecek. Türk denince ''Biz Türk'üz diye övüneceksiniz, ondan sonra Avrupalılar bu toprakları elimizden alır, bizi kandırıyorlar bizim millet saftır'' diye yerineceksiniz. Bu, bu nedir bu?

 

Unutmadan! Bir de karamsarlık tribi var. Ah ahh ülke elden gitti diye bir el bacakta bir el alında Karadeniz'de gemiler batmış. Ya arkadaş! Korkma! İşgal oldu bir kere gönderdik, yine olur yine göndeririz. Büyük/güçlü/lider bir Türkiye mi istiyoruz? Karadeniz'de batan gemilerle olunmaz... Kendimize, ülkemize ve milletimize güveneceğiz. İşgal/rejim değişikliği/parçalanma korkusu farkında olmadan bizi ezik yapıyor, özgüvenimizi zedeliyor. Özgüveni olmayan bir insan ne kadar başarılı olabilir ki bir millet ya da bir devlet başarılı olsun.

Bu paranoyalara takılmadan, akıllıca ve güven içerisinde arzu ettiğimiz Türkiye'nin mimarları olacağız...

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/3/2008 - Anadolu Demokrat Gençlik Derneği Amaçları

Derneğin temel amacı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarını din, dil, etnik köken ayırt etmeksizin bir millet olarak kabul ederek, toplumsal refahı arttırarak Türkiye Cumhuriyeti Devletini muasır medeniyetler seviyesinin en üstüne çıkarmak ve yönlendirilen değil yönlendiren ülke konumuna getirmektir. Ayrıca demokrasi ve insan hakları evrensel ilkelerine bağlı, girişim, inanç ve düşünce özgürlüklerine saygılı, yalnızca asli görevlerine odaklanmış etkin bir devletin var olduğu Türkiye'de, milli ve manevi değerlere sadık, toplumsal yapının gelişmesine, demokratik sivil toplum ve laik hukuk devleti anlayışının yerleşmesine yardımcı olmak amacındadır.


B
u amaçlarına dinamik insanlarla, onların millet odaklı objektif bakış açısıyla, Türkiye’nin uluslararası çıkarları doğrultusunda, ülkesine bağlı vatanseverler olma bilinciyle girişimlerini gerçekleştirmek, Türkiye’nin bilgi toplumu olması yolunda çalışmalar yaparak ulaşmasını hedefler
.


Derneğin bir başka amacı da; Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarının, mutlak suretle sürekli olarak, kaygı, sorun ve sıkıntılarını inceleyip, milletin nabzını tutarak, raporlar hazırlayıp, çözüm önerileri ile birlikte ilgili kurumlara
iletip, problemlerin giderilmesine ivme kazandırmaktır.


Üyelerin aldıkları eğitim doğrultusunda bilgi ve becerilerini toplum yararına kullanmalarını ve toplumsal yaşamın kalitesini arttırmaya yönelik yetkinliklerinin geliştirilmesini sağlamak amacındadır.


Aynı zamanda derneğimiz yurtdışındaki vatandaşlarımızla irtibat halinde bulunarak görüş alışverişi, dayanışma ve organizasyonlar aracılığıyla yönlendiren Türkiye hedefini gerçekleştirme gayesini taşımaktadır.


Derneğimiz
Türkiye’nin güvenlik, ekonomi, sağlık, adalet, milli eğitim, siyaset, sanat, kültür, bilim, teknoloji vb. alanlarında gelişimi için araştırma, inceleme, yayın vb. yaparak; belli çalışma yöntemleri doğrultusunda katkı sunmak, bu tür çalışmaları teşvik etmek, yürütmek ve yaymak amacındadır.


Derneğin diğer bir amacı da yurtdışındaki veya uluslar arası sivil toplum kuruluşlarıyla münasebete geçip, mütemadi bağlar kurarak, küreselleşen dünya düzenini daha yakından takip etmek, evrensel meselelerin çözümüne katkı sunmak, dünya barışına hizmet etmektir.

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/3/2008 - Anadolu Demokrat Gençlik Derneği Kuruluş Bildirimi

Bizler cafcaflı politik söylemlerden, ideolojik kalıplılara sıkışıp birbirini beğenmemekten, tarihe gömülüp kalmaktan, sürekli geçmişi düşünerek yaşamaktan ya da sadece bugünü düşünüp yarını önemsememekten veya yalnızca yarını hesaplayıp daha sonrasının planını yapmamaktan, sadece konuşarak Türkiye’yi ya da Dünya’yı kurtarmaya çalışmaktan sıkılmış hatta bıkmış ve hatta usanmış bir grup insan olarak bir araya geldik.

Bizler Türkiye’den vazgeçenlerden, ne bu devletten ne de bu milletten adam olmaz diye düşünenlerden değil; tam aksine Türkiye’nin daha yaşanılabilir olacağını görmüş, Gazi Mustafa Kemal’in ifade ettiği muasır medeniyetler seviyesini aşmanın çalışarak mümkün olabileceğine; yaşam standartlarımızın Dünya ortalamasının daha üzerinde, ötekileştirmenin var olmadığı, bütün kurumlarıyla güçlü, vatandaşları mutlu bir Türkiye’ye inanmış, Türkiye’den ve geleceğinden umutlu insanlar olarak bir araya geldik.

Biraz hayalperest, biraz gerçekçi, biraz eğlenceli, biraz asi, biraz genç, biraz yaşlı, biraz politik, biraz sosyal, bazen anlayışlı, bazen inatçı, bazen öfkeli, bazen yaramaz ve ruhen demokrat… Her insanın sahip olabileceği çeşit çeşit özelliklere sahip olmakla birlikte, ortak özelliğimizi ‘vicdanen biraz fazla hassas olmamız’ olarak tanımlayabiliriz. Bu hassasiyetin neticesi de bizi bir araya getiren bir neden sayılabilir. Elbette bir araya gelmemizin bir sonucu olarak ortaya birçok projeler çıkacağını ümit ediyor ve topluma küçük ya da büyük kazanımlar sağlamak istiyoruz.

Temel prensiplerimizden bir tanesi laf yerine iş yapmak ve yaptığımız işlerle vicdanımızı rahatlatmak. İlgi alanımız ise oldukça geniş. Toplumun her kesiminden, devletin her biriminden, Dünya’nın her sorunundan sorumlu olduğumuzu düşünüyoruz. Bize göre, zihnen ya da fiziki emek harcayarak gelişime katkıda bulunmak hem insanlık hem de vatandaşlık borcudur.

Topraklarımızın ölü olmadığına; bir ruhu, bir asaleti, bir ezgisi, bir şiiri, bir sanatı, bir ahengi olduğuna; üzerinde yaşayanları ılık bir rüzgar ile ısıttığına, birkaç yazarımızın sürekli bahsettiği o ilahi tutkalın gerçekliğine inandık ve ANADOLU dedik.

Yıllardır bitmek bilmeyen ve sürekli aynı kalmak suretiyle hiçbir yol kat edemeyen, ülkemizin gündemini sürekli meşgul eden ve kazanımdan ziyade götürüye neden olan sorunların çözümü için; uluslar arası arenada saygınlık için, güçlü bir Türkiye, lider bir Türkiye için demokrasiyi esas almak gerekir diye düşündük ve DEMOKRAT dedik.

İçimizdeki heyecana, yüreklerimizdeki hizmet arzusuna, ruhumuzdaki dinamizme GENÇLİK dedik.

Anadolu Demokrat Gençlik Derneğini kurduk…


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım